Zeki Çocuklar’dan Mutsuz Yetişkinlere

Birçok zeki çocuk, yetişkin olduğunda kendini sıkışmış, motivasyonsuz ve yalnız hisseder. Dışarıdan bakıldığında hâlâ başarılı, hâlâ “akıllı” görünür, ama içten içe bir kopukluk yaşar. Sanki hayat başkalarının başına geliyormuş da onlar kenarda izliyormuş gibi.

Bugün kendi jenerasyonumda oransal olarak az ama sayıya döktüğümüzde azımsanmayacak sayıda kişinin yaşadığı bir problemi taşımak istiyorum bloguma. “Zeki”, bazen de buna eşlik eden “ama çalışmıyor” etiketini taşıdıkları öğrencilik hayatları sonrasında gerçekleşmemiş potansiyelleri altında ezilen, hayatında ilerleyemedikleri hissine kapıldıkları için felç olmuş hisseden mutsuz insanların problemini.

Ben ve jenerasyonum; köylülükten şehirlileşmekte olan, ekonomik stabilitesini sağlayamamış ve şehirlileşmenin üniversite mezunu oranlarını arttırarak sağlanacağı fikrine inanan politikacıların yönettiği bir ülkede doğduk. 25-34 yaş arasındaki 2008 yılındaki üniversite mezunu oranının yüzde 13.5 iken 2024 senesinde yüzde 44.9 olması bu politik görüşün işletildiğinin güzel bir göstergesidir. (Üniversiteler artık üniversite değil meslek okulları olmuş olsa da bu konuyu göz ardı edeceğim.)

Ekonomik sorunlarla birleşen bu anlayış, aileleri çocuklarının refahını, başarıya bağlamaya itti ve eğitim sisteminin temeli de bu başarı zorunluluğu üzerine kuruldu. Okullar sağlıklı, eğitimli, huzurlu vatandaşlar yetiştirmek yerine testlerde en çok doğru cevabı veren “başarılı” çocuklar üretmeyi amaç haline getirdi.

Başarılı çocuklar, öğretmenlerinin ‘zeki çocuk’ etiketiyle parlatıldı ve bu etiket onların izleyecekleri yolu çizdi. Kendini keşfetmeye fırsat bulamadan, doğru sayısını artırmaya odaklanarak büyüyen; eleştirel düşüncesi kendilerine çizilmiş yolun önünde bir engel gibi görülen çocuklar…

Üstelik bu çocukların, eğitim sisteminin sosyo-politik hesaplaşmalara malzeme edildiği müfredat değişikliklerine denk gelmesi, sorunları daha da derinleştirdi.

Zeki Çocukların Asıl Problemi

Son birkaç paragrafta bahsettiğim mevzular tüm bir jenerasyonun problemi. Zeki çocuklara özel problemse bu çocukların zeki sıfatını aldığı andan itibaren başlıyor.

Çoğu zeki çocuk, zeki sıfatını aldığı ilk anda zekinin neyi ifade ettiğini bilemeyecek kadar küçük yaştadır. Ne için aldığını bilmediği, almak için çabalamadığı bu sıfatla alakalı bildiği tek şey bu sıfatının ailesini, öğretmenlerini sevindirdiği ve bu sayede onlardan daha çok ilgi ve sevgi alabildiğidir. Artık başarıyı ve buna çabalamadan sahip olmayı zekilikle özdeşleştirmiş ve zekilik şemsiyesi altında geçirdiği vakitte kendini mutlu hissetmektedir. Bu şemsiye altında geçirdiği her bir saniye onun zeki kimliğiyle daha bütünleşmesine, dolayısıyla da bu şemsiyenin altından ayrılmanın daha çekilmez hale gelmesine sebep olmaktadır.

Zeki sıfatı çocuk için farkında olmadan bir kimliğe dönüşür. Çabalamanın değil, kolay kazanılan başarıların ‘zekâ’ göstergesi olduğuna inanır: Zeki olmak, hiç çaba harcamadan önde olmak demektir. Çaba ise değersizdir. Ortaokulda, lisede sınavdan yüksek alan arkadaşların ‘ne kadar az çalıştığını’ ballandıra ballandıra anlatması tesadüf değildir; bu, zeki çocuk kimliğini besleyen ortak bir söylemdir. Ancak yıllar geçtikçe bu zekâ şemsiyesi, koruyan bir gölgelikten çıkıp bir kafese dönüşür. Hata yapmamak için çabalamaktan kaçınır. Kaçtıkça, yeni şeyler deneme ve büyüme fırsatlarımızı da törpüler.

Hayat ilerler, hayat zorlaşmaya devam eder. Ülkemizdeki eğitim sistemindeyse bu zorluk seviyesi suni şekilde iyice arttırılır. Zeki çocuklar aynı okullarda toplanır, bu da yetmez “başarıya dayalı” kast sistemi sınıflarda çocuklar “zeka” derecelerine göre bir kez daha ayrıştırılır. Zeki çocuklar; tribünden kendilerini izleyen öğretmenler ve ailelerin önünde başarı arenasına çıkmıştır.

Zeki çocuk, bu noktada bazı şeylere ulaşmanın çaba ve sabır gerektirdiğini fark eder. Ancak içinde yerleşen şu inanç zihninde yankılanır: “Zorlanıyorsam, yeterince zeki değilim.”. Bu inançla okul hayatını bitirir ve yetişkinliğe adım atar. Ne için sürdürmeye çalıştığını bilmediği “zeki çocuk” kimliği ona bir yön, sağlam değer yargıları ya da net hedefler sunmaz. Bu kimliği kaybetmemek adına hata yapabileceği her alandan geri çekilir. Hata yapmaktansa hiç denememeyi seçer ve bu yüzden adım atamayan, yerinde sayan, neredeyse felç olmuş birine dönüşür.

İşte bu düşünce, yetişkinlikte en büyük sabotajcısına dönüşür. Çünkü hayatın birçok alanı zorlayıcıdır. Yeni şeyler öğrenmek, iş değiştirmek, sosyal ilişkilerde risk almak gerekir. Ancak zeki çocukların bir kısmı bu riskleri göze alamaz. Denemedikleri için hata yapmazlar; fakat bu, gelişmelerini de engeller. Sonunda bu kısır döngü, içten içe derin bir “durmuşluk” hissi yaratır.

Yalnızlık ve Bağ Kuramama

Gerçek bağ, çoğu zaman birlikte tökezlemekten, denemekten, başarısız olmaktan gelir. Ama kimliğini korumak için sürekli başarılı görünmeye çalışan biri, diğer insanlarla samimi bir bağlantı kurmakta zorlanır. Çünkü bağlantı, kusurlarımızı paylaşabildiğimiz anlarda güçlenir.

Bunun fark edilemediği noktada sosyal ilişkiler de bir “performans” hâline gelir. İnsanları anlamaya çalışırız ama hissetmek yerine analiz ederiz. Konuşmalar bir satranç hamlesi gibi hesaplanır. Zamanla bu yorucu hale gelir ve sosyal ortamlardan uzaklaşırız. Yalnızlık, sessiz sessiz bir yaşam tarzı haline gelir.

Bu yalnızlığı kabullenmek acıdır. Bu yüzden egomuz bir savunma duvarı örer: “Ben zaten diğer insanlardan farklıyım. Onlar yüzeysel, ben daha derinim.”

Bu düşünce, bizi gerçek bağlantılardan daha da uzaklaştırır. Bir tür “savunmacı kibir” ortaya çıkar. İnsanlarla bağ kuramamanın nedeni sanki bizim “yüksek zekâmız” gibi görünür. Gerçekteyse olan şey, kendimizi korumak için duvarların ardına saklanmamızdır.

Potansiyeli Gerçekleştirememek

Yetişkinlikte ilerledikçe bir başka duygu, ‘zeki çocuk’ kimlik algımızı tehdit eder ve mutsuzluğumuzu derinleştirir: Potansiyelimizin altında kalmak.

Çoğu zaman ‘potansiyel’ diye adlandırdığımız şeylerin, çocukluğumuzda dışarıdan bize yüklenen hedefler olduğunu fark etmeyiz. Bu hedefler bizi mutlu bir hayata değil, yalnızca o zeki çocuk algısını sürdürmeye götürür. Mutlu etmeyeceğini bildiğimiz bu hedeflere yarım yamalak çabalarla yöneliriz; ulaşamayınca da daha çok mutsuz oluruz. Mutsuz oldukça hareketsizleşir, felç gibi kalırız.

Bu yüzden potansiyelden ne kastettiğimizi iyi düşünmek, gerçekten bize ait olan hedefleri seçmek ve bunlarla uyum sağlayarak ilerlemek mutluluğa giden yolda en önemli adımdır.

Ne Yapmalı?

Stoacı felsefe bize der ki: Kontrol edemediğimiz şeyleri bırakmalı, kendi çabamıza ve erdemimize odaklanmalıyız. Zeki çocuk kimliği de tıpkı dış dünyanın alkışları, başkalarının yargıları gibi kontrolümüzde değildir. Bu kimliği bırakmak, başarısız görünmekten korkmamak ve sadece elimizden gelenin en iyisini yapmak, Stoacılığın öğrettiği en büyük özgürlüktür. Epiktetos’un dediği gibi: ‘Bizi üzen şeyler, olayların kendisi değil, onlara dair yargılarımızdır.’ Zeki görünme yargısını bıraktığımızda, gerçekten büyümeye başlarız.

Bu, zekâyı reddetmek anlamına gelmez. Ama değerin, sadece zekâya ve “kolay başarıya” dayalı olmadığını görmek gerekir. Gerçek büyüme, risk almakta, hata yapabilmekte ve öğrenmeye açık olmaktadır. Bu ruhsal bütünlüğü getirecek, tutarlılığı sağlayacak en önemli adımdır.

Şu soruları sormak iyidir:

  • “Ne konuda kötü olmaya razıyım?”
  • “Deneyip başarısız olmaya hazır olduğum şeyler neler?”

Çünkü gelişim, kusursuzluktan değil, kırılganlıktan gelir. Her adımda “mükemmel görünme” baskısını bıraktığında, kendine gerçek bir özgürlük alanı açarsın.

Uzun süredir yazmak istediği bu yazıda batı argosunda “Gifted Kid Syndrome” olarak geçmiş olan, kendi jenerasyonumda arkadaşlarımda, kendimde çeşitli derecelerde gördüğüm bu durumu yaşadığımız ülke perspektifinden kaleme aldım. Bu yazıda bahsedilen meselelerin konunun tek bir yüzü olduğunu aynı konunun internet çağı, değişen toplumsal yapı, ahlaki anlayış ve başarı beklentileri üzerinden de detaylandırılarak açıklanabileceğinin farkındayım. Yazının ölçeği nedeniyle bu konuları konu dışı bırakmayı tercih ettim.

Kendi perspektiflerini, deneyimlerini benimle paylaşmak isteyen herkesi sohbete bekliyorum. Sağlıklı günler.